Ihlamur kokan kasaba: Sapanca
13 AÄŸustos 2008
Güneşli latif bir Mayıs günü kadim dostum Murat Bey’le birlikte Sapanca’ya, Muhterem Nezih Uzel hocamızı ziyarete gittik. Baharın kendini bütün cilveleriyle hissettirdiği Mayıs ayı Sapanca gibi müstesna, yemyeşil bir Anadolu kasabasında efsunlu bir hava tezahür ettirmişti.
Trenden iner inmez bizi, kesif ama insanı dağlara doğru koşmaya kışkırtan muhteşem bir ıhlamur kokusu karşıladı. O kadar ki derin derin nefes almaktan bizar olduk. Öğle öncesi hafif bir serinlikle birlikte sokaklarda hayat çoktan başlamış balkonlarda kuşluk çayını yudumlayan aile fertleri, ellerinde poşetlerle alışverişten dönen insanlar ve sakin adımlarla istikametsizce yürümekte olduğu izlenimi veren yaşlı amcalar göze
çarpıyordu.
Eski bir Sapanca Evi’nin fotoğraflarını çekerken karşı binanın balkonunda çay içmekte olan aileden bir teyze bize birkaç sual yönelttikten sonra aramızda kısa bir muhabbet başladı. Teyzenin sevimli küçük torununa bir çikolata uzattık, ardından evin beyi fotoğraf meraklısı çıktı, derken “buyurun çay içelim� teklifi İstanbul’da pek alışık olmadığımız, artık insanların bu tür nezaket davranışlarının ardında bir “bit yeniği� arama temayülümüz kendini gösterdi. Ama burası Anadolu’ydu ve Anadolu modern zamanların koparıp götürdüklerine direniyordu. İstanbul’a birkaç saat uzaklıkta olmasına rağmen henüz niteliklerini kaybetmemiş, insanları misafirperver şirin bir kasabadaydık.
Ara sokaklardan içerilere doğru ilerleyince “Sarıyer Börekçisi� yazan bir tabela dikkatimizi çekti, kahvaltı için iyi tercih olabilir düşüncesiyle mütevazı dükkândan içeri girdik. Leziz böreğin yanında henüz demini almış açık çaylar eşliğinde kifaf-ı nefs eyleyip gezintiye devam ettik. Trenden indiğimizde misafirlerine
istikbal eden ıhlamur kokusu bizi yalnız bırakmamış sokak aralarında bizimle hem hal oluyor, kocaman ıhlamur aÄŸaçlarının koyu gölgelerinden sakin adımlarla geçerek çarşıya doÄŸru yürüyüşümüzde bize arkadaÅŸlık ediyordu. Bir berber dükkânında tenezzühe ara verdik çünkü Murat Bey sakal tıraşı olmak niyetindeydi. Ben dükkânın mütevazı ve nezih tasarımına ve tabiliÄŸine dikkat etmeye çabalıyordum. Aynaların kenarlarında, duvarda tabloların uç kısımlarında birçok kâğıt para yapıştırılmış, bir nevi koleksiyon yapılmıştı. Berber, otuz beÅŸ yaÅŸlarında, temiz yüzlü, konuÅŸurken muhatabına emniyet hissi veren kalender bir adamdı. Bunun yanında dükkanın sokaÄŸa bakan camında alıştığımız bizimde “kuaför” deÄŸil “berber” yazıyor olması da dikkatimizi celbeden bir noktaydı.
Az sonra çaylar geldi, berber “Abi buyurun çay ikram edelim� deyince biraz şaşırdım. İstanbul’da sıradan bir berber dükkânında bu teklifle karşılaşmanız ihtimali yüksektir ama Sapanca’daki bu alçakgönüllü adamın çay ikram ederkenki bakışları ve misafirperver tavrını buralarda görmeniz biraz zordur. Nihayetinde İstanbul’da potansiyel bir müşterisinizdir ve çay ikramı sizin aynı berbere gitmenize vesile olacak küçük detaylardandır.
Dükkândan çıkarken berber, tekrar Sapanca’ya yolumuz düşerse mutlaka bir çay içmeye beklediÄŸini söyleyerek tahminlerimizi teyid etmiÅŸti. Ardından bir çay bahçesinde, yine ıhlamur kokuları arasında ârâm eyleyip birer bardak çay içerek vakit geçirdik. Biraz ilerideki masada “memleketi kurtarma operasyonu” adına bir grup amca sıcak çaylar eÅŸliÄŸinde tartışıyordu.
Nezih Uzel Hocamızın evine vardığımızda vakit öğlen civarıydı. Hocamızla eÅŸsiz bir muhabbetin yamaçlarında dolaşırken yine leziz çaylar bize eÅŸlik ediyordu. Efendim ne de olsa “çaysız sohbet, aysız geceye benzer” buyrulmuÅŸtur. Gün nihayete ererken bize de yol görünmüştü. İstanbul, ev, iÅŸ bizi bekliyordu. Bir günlük Sapanca gezintisi, orada yaÅŸadıklarımız ve duyduklarımız tecrübe hanemize yazılmış, ufkumuzu geniÅŸletmiÅŸ ve Anadolu’nun modern zamanların götürdüklerine direniyor oluÅŸunu görmekten dolayı ümidimizi artırmıştı.